Gelincik'le Hayat'a Dair Paylaşımlar'a Hoşgeldiniz

19/6/2009 - KELEBEK

Kelebek mutlu olmasına mutludur ama hiçbir meltem, hiçbir çiçek yaprağı adamın avucunun sıcaklığını andırmaz. Aklında adam, o çiçek senin bu çiçek benim dolaşır saatlerce...
Adam bir kelebeğe sevdalı, bakıp durur boşluğa. Kelebekse hâlâ konacak sıcak bir avuç aramakta! Böylece kelebek şunu anlar;
"Bazen ait olduğumuz yer orasıdır; sıcak bir avuçtur biliriz. Ama o yerin bize ait olma ihtimali bir hiçtir."
Böylece adam şunu anlar:

"Hiçbir sevdayı yalnızca sevgiyle yaşatamazsınız."
O günden sonra kelebek, adama duyduğu özlemi gömecek bir dağ aramaya başlar. Ama gücü tükenene dek arayıp da bulamayınca anlar ki
"Hiçbir dağ bir özlemi gömebileceğimiz kadar büyük değildir."
Adamsa artık sevdasını koyar avuçlarına kelebeğinin yerine.

Herkes birşeyler yaşar; iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış. Yaşadıklarından bir çıkarım yaparak hayatına bir yol verir, aynı zamanda düşüncelerine de...

BIRAK SEVGİ SENİ BULSUN!!!

yok Bakalım Kim Ne Yazmış?Sende Yorum Yazmak İstermisin?Bağlantı

2/6/2009 - mor menekşeler (mutlaka okuyun)


ÇOK ÖZEL BİR HİKAYE

Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi. Çocukluğunun geçtiği ikikatlı evin bahçesinde bahar geldiğinde mor mor açar, mis gibi
kokarlardı..Annesi mor menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi..

gölgeyi sever menekşelerderdi..Oysa ögretmeni bitkilerin güneş ışınları ile fotosentez yaptığını anlatmıştı onlara .Bitkiler güneş ışığına muhtaçtı.Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi , her bitki gün eşi
severken,onlar nedengölgeyi tercih ediyorlar diye düşündü durdu
Hande...Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer çiçeklerden farklı olduğunu keşfetmişti, işte belki de menekşeler

bu yüzden
bu kadar güzeldi.Herkesden farklı olursan, bu hayatta değerli olursun yargısına varmıştı.Daha o yıllarda farklı olmak için uğras vermeye başladı. ilk olarak, okulda kimsenin yanına oturmak istemediği Hacer'in yanına oturmak istiyorum ögretmenim diyerek başladı farklılıklarla süren hayatı. Hacer bile şaşırmış şaşkın şaşkın bakıyordu onun yüzüne. Hacer çok dağınık, biraz anlama zorlukları olan problemli bir ailenin kızı idi. Hande ise mühendis Kamil Beyin biricik kızı. Ögretmen pek oturtmak istemedi önce Hacer'in yanına Hande' yi. Daha sonra bir
tatsızlık çıkmasın

diye öğretmen Hande'nin annesini çağırdı.

Annesi eve geldiklerinde Hande'ye sordu :

- Neden yavrum Hacer in yanına oturmak istiyorsun?

Hande cevap verdi :

- G eçen baharda menekşeler ekiyorduk hani anne, o gün sen bana menekşeler

güneşi sevmez demiştin, oysa her bitki güneşi sever. Menekseler farklı,
belki de

bu yüzden bu kadar güzeller. Hacer'in yanına kimse oturmak istemiyor. Ben farklı olmak istiyorum. Belki Hacer de güzeldir, onu fark etmek istiyorum, dedi.
Annesinin ağzı açık kalmıştı. İlkokul 4.sınıf öğrencisi kızının
olgunluğuna hayran kalarak

- peki kızım kimin yanında istersen oturabilirsin, " dedi.

Pazartesi Hande Hacer'in yanında oturmaya başladı. Hem Hande
tedirgindi, hem Hacer.Birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Diğer
kızlarda soğumuştu Hande'den. Nasıl Hacer gibidağınık, bir şeyi, iki kere anlatınca anlayan fakir bir kızın yanına oturmayı istemişti.En çok alınan doktor Cemal Beyin kızı Esin'di. Anne babaları her hafta sonu görüşüyorlar,

Hande ve Esin birlikte oynuyorlardı. Nasıl olur da
kendi yerine Hacer'i seçerdi. Çok gururu kırılmıştı Esin'i n. Hande ile konuşmuyordu.Birgün Hande ve ailesi Esinlerle dağ köylerinden birinde gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler. Hande gene Esin'in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu.İçin için de Hacer'e kızmaya başlamıştı arkadaşları ile arasının bozulmasına sebep olmuştu.Neden sanki bu kadar dağınıktı, neden her şeyi iki kerede
anlıyordu? Yoksa aptal mıydı?Sonra menekşeleri hatırladı hemen
düşüncelerinden utandı. Hacer farklı diye yargılamaması gerekiyordu. Hacer'in, kimsenin bilmediği güzelliklerini keşfedecekti. Buna tüm gücü ile inandı. Panayıra gittiklerinde Esin somurtarak karşısında
oturuyordu, Hande ile konusmuyordu.

Hande canı sıkıldığından
biraz dolaşmak için annesinden izin aldı. Köy yolunda yürümeye başladı. Hava iyice soğumuş ve ayaz iyice artmıştı, kar atıştırmaya başlamıştı. Hande karı çok seviyordu, yürüdü, yürüdü. Köye gelmişti. Bir evin
önünde durdu. Evin penceresinde ki saksıya gözü

ilişti. Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi. Ama kıştı ve
menekşeler soğuğu hiç

sevmezlerdi eve dogru bir adım attı. Kapıda beliren gölgeyi çok sonra
fark etti bu Hacerdi.

Hande'ye gülümsüyordu.

- Hoşgeldin Hande buyurmaz mısın?, dedi.

Biraz ürkek, şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi Hande ve içeri girdi. Oda
sıcacıktı odun sobası

her yeri ısıtmıştı. Menekşeler diyebildi sadece Hande...

- Bu soğukta ?

Hacer gülümsedi ;

- Onlar annem için, annem onları çok sever.

Sonra yatakta yatan kadını fark etti Hande.

"Annen hasta mı?" dedi.

"Evet 2 sene önce felç oldu ona ben bakıyorum, bizim kimsemiz yok, birtek
ineğimiz var onunla

geçiniyoruz. Ama tüm işler bana baktığı için derslere çalışacak pek
vaktim olmuyor, dedi Hacer

utanarak. Bir de bizim köyden şehre araç yok, bu yolu her gün yürüyorum o
yüzden de çok yorgun

okula geliyorum dersleri anlamakta güçlük çe kiyorum. Hande'nin gözleri dolmuştu. Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu arıyordu. Çok merak etmiş olmalıydı. Dışarıya koştu ve annesine sarıldı,
ağlıyordu. Bir müddet sonra anne bu Hacer diye tanıştırdı sıra
arkadaşını. Hacer'in yaptığı sıcak çorbadan içtiler birlikte. Hande annesine anlattı Hacer'in hayatını, ağlayarak.

"Bir şeyler yapalım anne" dedi.

O hafta annesi ve Hande, Hacerlere gidip annesi ve Hacer'i kendi
evlerine taşıdılar. Hacer artık Handeler den okula gidip geliyordu, ne dağınıktı, ne de aptal. Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu. Seneler geçti Hacer ve Hande bir arkadaş değil, iki kız kardeşlerdi artık. Mor
menekşeler Hande'ye Hacer'i armağan etmişti. Hacer'e ise hem Hande'yi, hem hayatı. Seneler sonra ikisi de evlendi. Hacer şimdi bir doktor. Hande'den vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi, hastalarına
vicdanıyla birlikte şifa dağıtıyor. Hande ise bir ögretmen. Çocuklara farklı olan şeyleri sevmeyi de ögreti yor. Bir kızı var

adı, Hacer Menekşe. Hayatta en çok sevdiği iki şeye birini daha ekledi
Hande.

LÜTFEN SEVGiNiZE ÖNYARGI KOYMAYIN.

HERŞEY SEVİNCEYE KADAR FARKLIDIR

SEVDİKTEN SONRA İSE SEVGİNİN DİLİ HEP AYNIDIR

2 Bakalım Kim Ne Yazmış?Sende Yorum Yazmak İstermisin?Bağlantı

24/5/2009 - MUTLULUĞU ARAYAN MİLYONER

2001 yılında kardeşimiz Fehd, Halit isimli bir arkadaşıyla birlikte tedavi maksadıyla Bahreyn’e seyahat etti. Her ikisi de salih insanlardı.

Bahreyn’e ulaştıklarında oradaki bir otelde konakladılar. Halit yorgunluktan dolayı hemen uykuya teslim olmuştu. Fehd ise tek başına dışarı çıkıp yürüdü ve karnını doyuracak bir lokanta aradı.

Bundan sonrasını Fehd şöyle anlatıyor:

Ben neredeyse yolun ortasından bu şekilde yürürken, küçük ama çok kalabalık bir lokanta dikkatimi çekti. Kendi kendime, eğer bu lokanta seçkin bir mekan olmasaydı, dar olmasına rağmen bu kadar insan ona rağbet etmezdi, diye düşünerek oraya yöneldim. Kapıyı iterek içeri girdim ve sağıma soluma bakınarak oturacak boş bir yer aradım. Fakat maalesef hiç boş yer bulamadım.

O esnada lokanta müdürünü karşımda buldum. Gülümseyerek beni karşıladı ve “Pencere önünde sana özel bir masa hazırlatmamı ister misin?” dedi.

Ben ise hiç tereddüt etmeden “Evet, lütfen” dedim.

Böylece tek başıma oturup yemeği beklemeye başladım.

Tam bu sırada lokantanın önünde son derece lüks bir otomobil durdu. İçinden zengin olduğu her halinden belli olan araba sahibi indi. Lokantadaki görevlilerden birkaçı kendisini karşılamak üzere hemen ona doğru koşuşturdular.

Adam beni görünce, bakışlarını üzerimden ayırmadı ve beni süzmeye başladı. Sonunda yanıma geldi ve oturmak için izin istedi. Ben de oturabileceğini söyledim.

Karşıma oturduğunda ağzından çok kötü bir koku gelmeye başladı. Ben sonunda sandalyemi yan çevirerek oturdum ki, ondan uzaklaşabileyim. Ama bunun bile faydası olmamıştı.

Bir süre devam eden suskunluğu ilk bozan o olmuştu. Bana “Üstadım, benim kötü ağız kokumdan rahatsız oldun, değil mi?” deyince, ben kibarca “Evet doğru” dedim.

Adam, “Üstadım, ben on iki senelik bir alkoliğim ve alkolü bırakmayı başaramıyorum. Damarlarımda alkol akarken onu nasıl bırakabilirim ki?!” diyerek karşılık verdi.

Ben adama, “La havle vel la kuvvete illa billah. Gerçekten zor bir durum” dedim.

Öylece suskun vaziyette kaldık. Birkaç saniye sonra adam üfleyip püflemeye ve uzun uzun iç geçirmeye başladı. Bunun üzerine ben ona, “Estağfirullah kardeşim, üfleyip püflemek yerine Allah’ı anıp seni bu sıkıntılı durumdan kurtarması, içini rahatlatması ve içinde bulunduğun belaya karşı sana yardım etmesi için dua etmelisin” dedim.

Adam , “Üstadım, benim milyarlarım var. Evliyim ve beş tane de çocuğum var; ne beni ziyaret ederler ne de telefon yoluyla bile olsa hatırımı sorarlar!!” diyerek şikayet etmeye ve içini dökmeye başladı. Ardından, “Allah uyuşturuculara lanet etsin” diye iki kez tekrarladı.

Ben onun sözünü keserek, “Olayın uyuşturucuyla ne ilgisi var” deyince, “Ben bir uyuşturucu kaçakçısıyım, üstadım” dedi. Şaşırıp kalmış ve dehşete düşmüştüm. “Eğer gitmemi istiyorsan hemen giderim, sana kızmam” dedi.

Hayretle karışık kısa bir suskunluktan sonra “Hayır, otur yemeğimizi yiyelim” dedim.

Birkaç saniye geçmeden yemeğimiz geldi ve karnımızı doyurduk. Ardından garson hesabı getirdi. Milyoner adam elini cebine sokarak bir tomar kağıt para çıkardı ve onları masaya, benim önüme koyarak şöyle dedi: “Bak üstadım, burada tam otuz iki bin dolar var. Hepsi de haram yoldan kazanıldı. Faturayı sen öde ki, Allah beni senin temiz ve helal malından yemekle nasiplendirsin.

Faturayı ödedim ve dışarı çıktık. Milyoner bana “Üstadım, benim sana gerçekten ihtiyacım var. Ne olur, yalvarırım beni bu şaşkınlık ve azab içinde bırakıp gitme” dedi.

Ona “Merak etme, Allah’ın izniyle, gücüm yettiği derecede sana yardımcı olacağım” diye karşılık verdim.

Adam, “Ben sana kendimi çok yakın hissettim. Seninle oturunca rahatladım. Hadi senin seçeceğin herhangi bir yere gidip oturalım” deyince ona, “Şimdi olmaz, ama yarın sabah seninle buluşmak üzere tekrar dönerim inşallah. Yolculuktan dolayı bugün yorgunum. Ayrıca arkadaşımı da otelde tek başına bıraktım. Belki de şu an beni merak ediyordur” dedim.

Çehresi değişti. Üzüldüğü anlaşılıyordu. “Tamam, tamam. Şu kartımı al, üzerinde telefon numaram var” dedi. Kartı ondan alarak otele yöneldim. Biraz sonra aynı adam arabasıyla yanımdan geçerken, arabayı durdurarak camı açtı ve bana seslenerek “Üstadım beni mazur gör. Azim olan Allah’a yemin olsun ki, yanıma binmenden şeref duyarım. Ne var ki, bu arabayı haram malla aldım. Neyim varsa, hepsi haram içinde haram. Seni haram bir koltuğa oturtmak istemiyorum” dedi ve yoluna devam etti.

Otele vardığımda arkadaşım Halid uyanmıştı. Milyoner adamla aramda geçenleri ona anlattım. Halid adama çok şaşırdı. Birlikte onu kahvaltıya çağırmaya ve bu vesileyle kendisini hayra, hidayete ve ıslaha yöneltmek için bir şeyler yapmaya verdik.

Sabah saat dokuzda milyoner adamı arayarak, kalığımız otele kahvaltıya davet ettim. Hemen geldi ve birlikte oturduk. Arkadaşım Halid ona güzel ve etkileyici sözlerle öğüt ve telkinde bulundu. Adamın gerçekten de son derece etkilendiği her halinden belliydi. Gözlerinin dolduğunu ve gözyaşlarının yanaklarına taştığını gördüm.

Sonunda milyoner adam ellerini göğe açarak “Allah’ım senden bağışlanma diliyorum. Allah’ım, beni bağışla, beni bağışla” demeye başladı.

Kendisine umre yapmak üzere Beytullahı ziyaret etmeyi teklif ettim. Ona umrenin faziletlerinden ve olumlu psikolojik etkilerinden bahsettim.

Adam, kendisine düşünmek için zaman tanımamızı, öğlen saat birden önce bizi arayarak cevap vereceğini söyledikten sonra ayrıldı.

Saat tam on iki’de odanın telefonu çalmaya başladı. Halid ahizeyi kaldırdı ve bana arayan kişinin milyoner arkadaşımız olduğunu işaret etti. Halid ona umre için yanına bir kuruş bile almamasını şart koştu.

Akşam saat dokuz buçukta üçümüz Mekke’ye doğru yola çıktık. Mîkat’a vardığımızda adam üzerindeki elbiseleri çıkararak kendisi için satın aldığımız ihramı giydi ve çıkardığı tüm elbiseleri çöpe atarak, “Bu haram kıyafetlerin benim vücudumu terk etmeleri gerekir” dedi. Umre görevini yerine getirdikten sonra ihramlarımızı çıkarmak için Harem’den çıkmaya ve kalacak bir yer aramaya karar verdik. Fakat adam üzgün bir sesle “Beni burada bırakın oturayım, siz gidin” dedi. Biz de, “Tabi ki” dedik ve ona yerinden ayrılmamasını tembihledik.

Bir saati aşkın bir vakitten sonra aynı yere döndüğümüzde, arkadaşımızın yerinde ve uyuyor vaziyette bulduk. Ter içerisinde kalmıştı. Onu uykudan uyandırarak zemzem kuyusuna götürdük. Sudan içtikten sonra üzerine de dökmemizi istedi. Biz de tüm vücudu ıslanana dek üzerine zemzem döktük.

Ardından, dinlenmek üzere konaklayacağımız yere gittik. Ama o birkaç dakika sonra Harem’e dönmek için bizden izin istedi. Biz de gidebileceğini söyledik. On riyale aldığımız basit elbiseleri giydikten sonra Hareme gitmek üzere çıktı. Daha önce giydiği elbiselerin değeri beş yüz riyalin üzerinde idi.

Sabah namazından sonra Haremde onunla karşılaştık. Kendisine selam verdik. O anda yüzünde parlayan aydınlığı ve huzurlu gülümseyişi fark ettik. Bizden, özel bir zaruretten dolayı kendisini harem imamlarından birine götürmemizi talep etti.

Epeyce çabaladıktan sonra, yatsı namazının ardından bürosunda görüşmek üzere Harem imamlarından birinden randevu almayı başardık.

Vakit gelince hep birlikte bizi bekleyen imamın yanına girerek kendisine selam verdik. Ardından, arkadaşımız imama yaklaşarak, “Değerli hocam! Benim üç milyon dolarım var ve hepsi haram yolla kazanılmış. Bugün ise ben Allah’a tevbe ettim ve ona yöneldim. Bu paraları ne yapmamı tavsiye edersiniz?” dedi.

Şeyh büyük bir sükunetle “Onları fakirlere ve muhtaçlara verirsin” dedi.

Milyoner, “Miktar çok fazla ve ben bu kadar miktarı nasıl dağıtacağımı bilemiyorum. Bana yardım edemez misiniz?” dedi.

Şeyh “Seni bazı hayırseverlere götürürüm onlar bu malın dağıtımında sana yardımcı olurlar” dedi.

Aynı gün Bahreyn’e dönerek paraları bir Suud bankasına aktardık. İki gün sonra Mekke’ye döndük ve orada üç gün daha kaldıktan sonra Kuveyt’e geri dönmemiz gerektiğini söyleyerek arkadaşımızla vedalaştık. Birkaç gün sonra geri döneceğimize dair de ona söz verdik.

Söylediğimiz gibi dört gün sonra Mekke’ye geri döndük. Uzunca bir arayıştan sonra bir zamanlar milyoner olan arkadaşımızı orada Harem’deki geçitlerden birinde Harem’de temizlik görevlisi olanlara ait bir kıyafetle ve elinde süpürgeyle bulduk. O esnada koridoru süpürmekteydi. Onunla sıcak bir biçimde kucaklaştık. O ise bir taraftan bizi görmekten duyduğu hoşnutluğu sergilerken bir taraftan da, hadi beni tebrik etsenize, tebrik etsenize, diyordu. Kendisine “Seni niye tebrik edeceğiz?” diye sorduğumuzda, “Çünkü burada Harem’de temizlik görevlisi oldum. Altı yüz riyal de maaş alacağım. Ayrıca barınma yerim ve gidiş geliş masraflarım onlara ait. Kaldığım yer küçük bir oda Afrika’lı iki kardeşle paylaşıyoruz orayı."

Biz de onu kendisine helal kazanç getirecek olan bu görevden dolayı tebrik ettik.

Bugün olayın üzerinden tam bir sene geçti ve bu şahıs halen Harem’de temizlik işçisi. Şu an Allah’ın aziz kitabını, Sahihi Buhari’yi ve Sahihi Muslim’i ezberlemekle meşgul…

Allahu Teala şöyle buyurur: “Rabbimiz Allah deyip sonra (bunun gereği neyse) dosdoğru yerine getirenlerin üzerine melekler inerler ve korkmayın, üzülmeyin ve size vaat edilmiş olan cennetle sevinin, derler.” (Fussilet: 30)

1 Bakalım Kim Ne Yazmış?Sende Yorum Yazmak İstermisin?Bağlantı

16/3/2009 - bie annenin annece terbiyesi


Aşçılığıyla ün yapmış yaşlı bir kadın, akşam yemeğine
gelecek olan
oğlu ve yeni gelini için yine mutfağına kapanmış,
yemek yapıyordu.

Aynı akşam yemeğe eski bir aile dostu da davetliydi.
Beklenen misafirler gelip sofraya oturduklarında çok şaşırtıcı
bir durumla karşılaştılar. Yaşlı kadının o gece yaptığı yemekler
değme oburların bile iştahını kapatacak kadar berbattı.
Tatlılar un kokuyordu, patatesler yanmıştı, köfteler ise neredeyse
hiç pişmemişti. Oğlu, yeni gelini ve aile dostu,kadıncağıza durumu
fark ettirmemek için ellerinden geleni yaptılarsa da,
yemek sırasında pek iştahlı göründükleri söylenemezdi.

Nihayet yemek bitti ve yeni evli çift annelerinin
ellerini öperek evlerine gittiler. Aile dostları ise biraz daha
kaldıktan sonra gitmeyi düşünüyordu. Oğlu ve gelini gittikten sonra,
yaşlı kadına:
"Senin harika bir aşçı olduğunu adım gibi biliyorum.
Bana söylermisin, bu geceki yemekler neden o kadar kötüydü? Bence
ya hastasın ya da bir sorunun var." dedi. Yaşlı kadın gülümseyerek
cevap verdi:
"Hayır, hiçbir şeyim yok. Kasten yaptım. Bu yemekten
sonra oğlum asla ikide bir annesinin yemeklerini hatırlatıp
karısının kalbini kıramayacak."
Yüreğinde öyle bir umut taşı ki onu senden kimse alamasın,kalbin öyle sevgiyle dolsun ki isteyen değil hakeden alsın...

3 Bakalım Kim Ne Yazmış?Sende Yorum Yazmak İstermisin?Bağlantı

1/1/2009 - Çiçekle Suyun Hikayesi

Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.

İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder
birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.

Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan
içi içine sığmaz artık ve anlar ki, su'ya aşık olmuştur.

İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,
"Sırf senin hatırın için ey su" diye...

Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı
birşeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki,
çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.

Günler ve aylar birbirini kovalalar ve çiçek acaba
"Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar.

Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek,
alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.

Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni
seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek
yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der.
Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...

Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz
etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der.

Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der
ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek
artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler
çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...

Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla
başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben,
gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum
karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır
nedir sorun diye...Doktor gelir ve muayene eder
çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu
ümitsiz artık elimizden birşey gelmez."

Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık
nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir
bakar suya ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum...
Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der.


Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece
"Seni seviyorum" demek yetmemektedir...

1 Bakalım Kim Ne Yazmış?Sende Yorum Yazmak İstermisin?Bağlantı


<- Sonraki Sayfa ->
Hayat'a dair güzellikleri paylaşmak için burdayım...
kelebeğim:)

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
kelebeğim:)
10 marifet yazılarım
kelebeğim:)
kelebeğim:)